Tanassur hikâyeleri, Selma, İsmet, Haluk…

5

Fatma Aliye’yi anlayabilmek için Fatma Aliye’nin hayatına benzeyen hayatlarda mesela, Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır’ın hayatında geziniyor tekrar tekrar. Ali Ekrem’in kızı Selma Ekrem tam da İsmet Topuz’un yaşıtı. Bir yaş var aralarında. Aynı muhitlerin aynı zamanın aynı savaşların çocuğu ikisi de. Aynı muhitler…Biri Namık Kemal’in torunu öteki Ahmet Cevdet Paşa’nın.

Selma şapkasını daha özgür giyebilmek için evden ayrıldığında yıl 1923’tür. Selma henüz 21 yaşında. İsmet, Selma’nın gidişinden etkilenmişti belki. Onun gidişi içindeki çekip gitme duygusunu besleyip büyütmüştü. Tek başına ta Amerika’ya… Bulutlar ve dalgalardır belki de çekip gitmeyi besleyip büyüten… Bulutlar ve dalgalar. Güvertede Selma imajı…

Ülkeleri, dilleridir bundan böyle. Selma genç kızlığa ilk adım attığı günlerde çarşaf giymemek için saçlarını kısacık kestirmiştir. Bir yabancı olarak hürriyetini yakalamak istemiştir İstanbul’un sokaklarında. Hürriyeti, anadilini terk etmektir. Annesiyle Fransızca, kardeşiyle İngilizce konuşmuştur.

Selma’nın annesinin babası Celal Paşa, esir düşmüş bir Rum kızının oğludur. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Rum kızı evlatlık edinmiştir. Celal Paşanın annesi çocuklarını eğitim görmeleri için Fransa’ya gönderen ilk kişidir. Bu durum Mısır’da günlerce konuşulur.

Günlerce konuşulur. Dil öğrenmesi için küffar memlekete gitmek. Tam bu noktada Adviye Hanım çıkar gelir. Ahmet Cevdet Paşa’nın pek kıymetli zevci. Fatma Aliye’nin gavurun dilini öğrenmesine karşı çıkmıştır Adviye Hanım. İnsan niye öğrenir ki gavurun lisanını. Lisanını değiştiren dinini de değiştirir diye feryat eder.

İkna edilir Adviye Hanım. Lisan bir araçtır.

Dil ve din. Arapça’ya yakınlık İslam dinine yakınlık. İngilizce’ye yakınlık Protestanlığa yaklaştırmıyor mu? Her hayat bir lisanın içinde doğup büyüyor.

Haluk çıkıp geliyor. Bütün ideallerin üzerine bina edildiği Haluk. Haluk’un görüntüsü

Zihin ne kadar kıvrak. Ne kadar seçici ve denetleyici. Ama sahibi neyin niçin denetlendiğini bilmiyor. Haluk’u, presbiteryen Papazı Haluk’u düşünüyor. Hikayesini hiç bilmediği Haluk’u düşünmek kolay mıdır. Sadece Fikret –Akif kutuplaşmaları için malzeme edilmiş Haluk’u. “Zaten oğlu da papaz olmuştu” cümlesinin faili olan Haluk’u. Akif’in oğlunun uyuşturucu müptelası olduğu görmezlikten gelinmiştir, unutulmaya çalışılmıştır, Haluk’un papazlığının tekrar tekrar hatırlanmasına inat.

Oğulların hikayesinden babalar mesul tutulacaktır. Hangi babalar? Kur’an bile babaları oğulların hikayesinden sorumlu tutmaz iken… Hz Nuh boşuna mı anlatılmıştır tekrar tekrar.

Sen elinden geleni yaptın. Elinden geleni yaptıktan sonra hikayenin sonundan sen mesul değilsin. Fikret elinden geleni yapmamıştır. Misyoner okullarına niye göndermiştir oğlunu. Fatma Aliye misyoner okullarına niye göndermiştir kızlarını. Bilgili, kültürlü Batı medeniyetinin ziyasını taşıyacak bedenler olsunlar diye.

Bu bedenlere bu ziya fazla gelmiş midir? Kim daha çok yanmıştır. Ziyanın yakıp kavurduğu ve o yangın ve yokluk duygusu ile vatanına bile asla dönmeyen adını bile Haluok diye yazan mı!

Papazın babası isminin muhatabı şair mi? Kim!

Herkesten çok yanan dededir. Bu bilinir. Çünkü yangında hiç dahli yoktur.Küçücük bir çocuk iken torununu Cuma namazlarına götürendir o. Şadırvanda küçücük ayaklarını yıkadıktan sonra cebinde taşıdığı küçük peşkir ile ayaklarını kurulayandır. Bu hikayeye, bu tanassur hikayesine en uzak kalandır o.

Torunu yaşlı bir papaz iken bile dedenin kendi hikayesine uzaklığını hatırlayacaktır en çok.Hatırlamasa bile mazurdur yine de. Haluk, Robert Kolej’den alınıp İskoçya’ya elektrik tahsili için gönderildiğinde henüz 14 yaşındadır. Hristiyan bir ailenin yanında idame-i hayat eylerken henüz 14 yaşındadır.Kendi anne ve babası uzaklarda iken evinde kaldığı dillerini anladığı ama dinlerini anlamadığı Hristiyan “anne baba” nefesi kadar yakındır. Daha da yakın olmak ister. 16 yaşında kendisini “karşılıksız” seven İskoç ailenin telkinlerine teslim olur. Bu insanlar bu kadar yakın ise, bu kadar sevgi dolu ise, bu sevginin ışığını dinlerinden alıyorlarsa, kendisini onlara uzak kılan her şeyi terk etme kararını verir 16 yaşın tazeliğinde. Burada olmak için “oradan” uzaklaşmak gerekmektedir çünkü.Burada olacaktır. Dili ve dini bir olarak “burada”.

Dedesinin sinir krizleri geçirdiğini yazar annesi Haluk’a. “Burada” adresi bilinmektedir. İskoçya’da kaldığı sürece “oradan” gönderilen ve kendisini oraya bağlamak için çocukluğunun kalbine akan mektuplar gelmeye devam edecektir.

Adresini değiştirir.Amerika’ya gider. Zengin bir adam olur. Onca zenginlikten sonra her şeyini bırakıp presbiteryen papaz olmak niye? Önce papaz olsaydı. Sonra papazlığı bırakıp zengin bir adam. Hikaye daha kolay olacaktı. Su gibi yokuş aşağı akıp gidecekti. Ama böyle zor. Tıpkı Fatma Aliye’nin kızı gibi. Bir Katolik olmak yerine, Protestan olsaydı.Hürriyete koşsaydı. Hatta ateist olsaydı daha kolaydı izahlar. Nefsi baskın çıkmıştı denecekti. Fatma Aliye için bile daha kolaydı.Fikret şanslıydı. Erkenden öldü.

İnsan tek tanrılı dinden üç Tanrılı dine geçer mi diye yazdı oğluna. Oğlu ateist olsaydı daha kolaydı Fikret için. Bilimin ışığında ruhu aydınlığa kavuştu diye kendini teselli etmeye hazırdı.

Fikret ölebileceği en güzel zamanda öldü. Fatma Aliye’nin tek tesellisi zevci Faik Bey’in, ağabeyi Ali Sedat Bey’in böyle bir hikayeye tanıklık etmekten azad edilmiş olmalarıydı.Oysa kızına yazmıştı.Baban hasta demişti. Gel demişti. Gelmemişti. Ah kandırılmışlık.

Mehmet Kartal